
Türkçe ile her
şekilde kendimizi ifade edebiliriz. Türkçe'nin dışarıdan
hiç bir yabancı dil ile zenginleştirilmesine gerek yoktur.
Konu ile ilgili www.psikolog.org.tr sitesinden alınan makale
durumumuzu açıklamaktadır.
"Dil Açmazı" Üzerine
Bir Deneme: Sorun Dilde mi, Bizde mi?
Doç. Dr. Serdar M.
Değirmencioğlu
Bu yazıda, 1997 Eylülünde Türkiye’ye döndüğümden
beri giderek artan bir hayret ve üzüntü ile gözlediğim ve
bence çok ciddi olan bir sorun hakkındaki düşüncelerimi
aktarmak istiyorum. Sanırım bu sorun meslekdaşlarımın çoğuna
oldukça tanıdık gelecektir.
Önce günlük yaşamımdan birkaç gözlemimi aktarmak
istiyorum: ODTÜ’de öğlen yemeğini yoğurt ile geçiştirmek
istiyorsunuz. Kantindeki genç “normal mi, light mı?” diye
soruyor. ODTÜ Çocuk Yuvası'nda velilere “çocuklarınıza ceza
değil, timeout veriyoruz” dendiği kulağınıza çalınıyor.
Giysi almaya gittiğinizde mağazaların adlarına bakmamaya
çalışıyorsunuz, çünkü mağazalar başka bir ülkeden çıkmış
gelmişler sanki - adları çeşitli dillerde. İçeri girdiğinizi
varsayalım. Giysinizi orta boy değil “medium” veriyorlar
– ufak tefekseniz, “small da olabilir” deniyor. Etiketi
çevirip bakıyorsunuz, değil ‘orta boy’ yazmak, Türkiye’de
üretildiğine ilişkin bir yazı bile bulamıyorsunuz. Hadi
giysiden vazgeçtik, ille de bir şey alacaksak işyerinde
geçen uzun saatler için bisküvi alalım. Bisküvilerin üzerinde
“Haylayf”, “Çizi” gibi markalar görüp irkiliyorsunuz. Bisküvi
ve şekerleme satan kimi mağazaların adlarını (örn., Ülker
Shop, Sagra Special) görünce daha da şaşırıyorsunuz.
Gözlemlerimi sürdüreyim: Ankara’dan İstanbul’a
otobüs bileti alacaksınız; durmadan giden otobüs soruyorsunuz.
Görevli, “haa, non-stop soruyorsunuz, var var” diyor. Merak
ediyorsunuz, bu yabancı laf bolluğu yalnızca bir iki otobüs
şirketinde mi görülüyor. Otogarda yapacağınız küçük bir
gözlem hiç de öyle olmadığını gösteriyor. Hatta yeni uygulamaya
giren, “otobüs şirketinin adı asgari bir yabancı sözcük
içermelidir” diyen bir yönetmelik olmasından kuşku duyuyorsunuz.
Son yıllarda kurulan birçok şirketin adı bir garip: Oskar,
Show, Metro, Sakarya VIP, Mersin VIP. Durun, daha beteri
de var. Özenti illetinin, diğer birçok yenilik gibi en son
ulaştığını düşündüğünüz Doğu illerimizden Van’a giden yeni
bir şirket var: Best Van! İçiniz burkuluyor.
Bu örnekleri, öznesi ikinci tekil kişi olan
cümlelerle yazdım, çünkü biliyorum bu yazıyı okuyacak kişilerin
çoğu da anadilimizi kemiren bu örnekleri her gün yaşamakta
ve içleri cız etmekte. Hele hele Türkçe’yi sevenlerin bu
soruna duyarsız kalmaları olanaksızdır diye düşünüyorum.
Bu sorunu saptayıp, “ah efendim, nereye gidiyoruz?”,
“bu ve bunun gibi özentiler beni öldürecek” demek, hatta
“efendim, eğitim eksikliği” gibi basmakalıp ve pek çözüm
getirmeyen sözler söylemek bir seçenek olabilir.
Ben bu yazıda başka bir seçeneği yeğleyeceğim
ve Türkçe’yi yıpratmanın, hatta küçümsemenin örneklerinin
daha yakınımızda bulunduğunu saptamak gerektiğini söyleyeceğim.
Bu örnekler 'yüksek eğitimli' oldukları için daha 'kültürlü'
oldukları varsayılan ve bu nedenle de kendi kültürlerinin
belkemiği anadillerini daha iyi korumaları beklenebilecek
kişiler tarafından sergilenmekte.
'Kültürlü' bilinen ancak kültürün belkemiği
anadilimize darbe vuranlar o kadar yaygın ki, bu insanların
tutumlarının artık kanıksandığını ve tepki görmeyen bu tutumun
giderek daha da pekiştiğini düşünüyorum (Bilici, 1999).
Hemen her sektörde piyasaya sürülen yeni ürünler yabancı
adlar veya harfler (örn., WinSa9) ile donanmış durumda.
Çok sevdiğim ve bize özgü kolonya, sanki bize özgü değil,
İngilizce konuşulan bir yerden gelmiş gibi yabancı adlar
(örn., Sandy) ile satılıyor. Hadi diyelim ki, onlar 'kültürsüz'.
'Kültürlüler' ne yapıyor? Geçenlerde Ankara'da, kendilerini
ailelere danışmanlık verecek denli donanımlı sayan kişilerce
açıldığı izlenimini veren bir işyerinin adına bakalım: Elysium.
'Kültürlülerin' izlediği televizyon kanalı olarak bilinen
bir kanalı (NTV) hemen herkes, özellikle de kültürlüler
nedense İngilizce yazılmış gibi okuyorlar. En gelenekçi
geçinen kanallar (örn., HBB) ve izleyiciler bile aynı duyarsızlığı
yansıtıyor.
Bana daha da çarpıcı ve son derece rahatsız
edici gelen bir diğer örneği vermeden geçemeyeceğim. Ankara'daki
Cumhuriyetin 75. Yılı kutlamalarından önemlice bir tanesi
Bilkent Plaza'da yapıldı. Günler boyunca radyolardan duyurulan
bu kutlamaya katılan kaç kişi acaba 'Plaza' sözcüğünden
rahatsız oldu, merak ediyorum. Ya da bu alışveriş merkezinde
bulunan işyerlerinin çoğunun adlarının yabancı olmasından?
Böyle bir kutlama sanırım bir on yıl önce çok daha fazla
kişiyi rahatsız ederdi.
'Kültürlüler' tarafından dilin yıpratılır
olmasından daha da ciddi olan tehlike ise yüksek öğretimi
sırtlanan kişiler olan öğretim üyeleri arasında da kendi
diline yabancılaşmanın çok yaygın olması. Bu yabancılaşma
özellikle yabancı dille eğitim yapan kurumlarda öylesine
yaygın ve kanıksanmış bir durumdaki ki, inanılması zor örneklerle
karşılaşıyorsunuz. Size bünyesinde bulunduğum ODTÜ'den bir
örnek vereyim: Öğretim üyelerinin iletişimi için kullanılan
e-posta hattında, geçenlerde bir profesör günlük yaşamda
çok sık görülen Türkçe imla yanlışlarından (örn., 'her şey'
yazmak yerine 'herşey' yazılması) ne kadar rahatsız olduğunu
aktarmaktaydı. E-posta mesajında bu imla yanlışlarının bir
bölümünü sıralamış, yanlarına da doğru kullanımlarını eklemişti.
Beni şaşkına çeviren ise, bu yanlış-doğru listesine bir
de İngilizce karşılıkların eklenmiş olmasıydı. Yani bu profesör
ODTÜ öğretim üyelerine anadillerinde çok sık kullanılan
sözcükleri (örn., her şey, hiçbir, herhalde) İngilizce olarak
açıklamaya çalışmaktaydı!
Sanırım biz psikologlar da yüksek eğitimli,
uzmanlık ya da doktora sahibi bu 'Türkçe engelli' gruba
giriyoruz. Kendi dilimize yabancılaşmanın meslek dünyamızda
gayet yaygın olduğunu görmemek olanaksız. Bu yazımda çuvaldızı
biz psikologlara, özellikle de - biraz önceki profesör örneğinden
yola çıkarak - öğretim üyelerine yöneltmek istiyorum.
Piyasaya son yıllarda çıkan ve psikologlarca
yazılmış kitaplarda halen “adölesan”, “kognüsyon”, "situasyon",
“demonstrasyon” gibi İngilizce’den alıntı - okunuşları ise
bir ayrı alem - terimler görülebilmekte. Oysa bu terimlerin
Türkçeleri var elimizde. Benim bulunduğum ortamlarda öğretim
üyesi meslektaşlarımın kendi aralarında ve hatta öğrencilerin
yanında “focus etmek”, "impress olmak" gibi karışımlar
kullandığını görerek üzülüyorum. Türk Psikoloji Dergisi'ne
gönderilen birçok makalede de Yayın Yönetmenlerinin Türkçe’nin
çok ama çok özensiz kullanıldığını gördüğünü eklemeliyim.
Karşılıkları bal gibi var olan yabancı terimlerin hatta
sözcüklerin kullanımının sürmesi meslekdaşlarımın kendi
dillerine pek değer vermediklerini göstermekte.
Öğretim üyeleri arasındaki bu değer bilmezlik
ne yazık ki, öğrencilerimizin de psikolojiye kendi dillerinden
koparak bakmalarına yol açıyor. Lafı uzatmamak için yabancı
dille öğretim yapan kurumlardan gelen öğrencilerin öğrenci
kongrelerinde Türkçe konuşamadıkları için çok garip karşılandıklarını
söylemekle yetinmek istiyorum.
Psikolojide Türkçe’nin kullanılmamasında herhalde
en önemli etken, öğretim üyelerinin çoğunun kendilerinin
de yabancı dille öğretim yapan kurumlardan geçmiş ve lisansüstü
öğrenimlerini ABD'de yapmış olmaları. Psikolojinin Türkiye’de
bir bilim olarak çok kısa bir geçmişi olması ve kullandığımız
birçok kavramın ve modelin kaynağının ABD olması da bu sorunu
pekiştirmekte.
Peki bu kimilerince 'açmaz' olarak görülen
bu soruna nasıl çözüm getirebiliriz? Burada soru işaretleri
oluşturmak amacıyla kısaca birkaç seçenekten söz edeceğim.
Ben psikoloji biliminin örneğin bilgisayar
teknolojisi gibi gelenekten ve günlük yaşamdan kopuk, kendi
dilini yaratan bir süreç olmadığına inanıyorum. Öte yandan
psikoloji zaten konuları ve uygulama alanı gereği dili ve
kültürü kendisinden uzak tutabilecek bir disiplin olamaz.
Psikolojide kullandığımız birçok kavramın şu ya da bu şekilde
kültürümüzün içinde varolduğunu, hatta bunun çok uzun zamandır
böyle olduğunu kabul etmek gereklidir. Öğretim üyelerinin
bu noktadan yola çıktıklarında Türkçe psikolojinin o denli
olanaksız olmadığını göreceklerini sanıyorum.
Daha etkili ve kalıcı bir çözüm, çok açıktır
ki, Türkçe psikoloji kaynaklarını oluşturmak olacaktır.
Almanya, Hollanda gibi ülkelerde psikologlar kendi dillerinde
psikoloji kaynaklarının sayısını çok yüksek tutabilmektedirler.
Geçen yıl Derneğimizin yayımlamaya başladığı Türk Psikoloji
Yazıları bu yönde atılan çok somut bir adımdır ve Türkçe
psikoloji kaynaklarını oluşturmak isteyen herkesin desteklemesi
gereken bir girişimdir. Bu yıl Derneğimiz tarafından piyasa
sürülmesi beklenen Psikolojiye Giriş kitabı da bu amaca
hizmet edecektir. Yrd. Doç. Dr. Belgin Ayvaşık ve arkadaşlarının
hazırladığı ve Derneğimiz tarafından yayımlanacak olan İngilizce-Türkçe
Psikoloji Terimleri Sözlüğü Türkçe psikoloji kaynaklarını
oluşturmakta atılacak her adım için bir temel taşı olacaktır.
Ülkemizin geldiği bu aşamada üniversitelerde
öğretim dilinin yabancı bir dil olması üzerinde ciddi olarak
düşünülmesi gereken bir olgudur (Tavşanoğlu, 1999). Bu soru
enine boyuna tartışılırken yabancı dille öğretim yapan kurumlarda
uygulanabilecek bir çözüm, ders kitaplarının ve derste kullanılan
dilin yabancı bir dil kalması, ama gerektikçe derslerin
Türkçe yapılması ve yabancı dildeki terimlerin Türkçe karşılıklarının
özellikle temel derslerde verilmesi olabilir. Kimi okumaların
Türkçe olması, öğrencinin piyasadaki Türkçe kitapları ve
basında psikoloji üzerine çıkan yazıları incelemesi gibi
ödevler yine öğrencinin Türkçe kullanımını pekiştirecektir.
Öğrencinin yabancı dilde yazabilmesi, yani teknik terimiyle
dilde üretim yapabilmesi önemli bir amaç ise, verilen ödevlerin
çoğunun İngilizce yazılması yararlı olacaktır. Deneyimlerime
dayanarak bu uygulamanın öğrenciye çok şey kazandırdığını
söyleyebilirim.
Bir diğer seçenek, şu an Başkent Üniversitesi'nde
denenen ders kitaplarının İngilizce olması, derslerin ise
Türkçe yapılması uygulaması olabilir.
Meslekdaşlarımın 'dil açmazımızı' ve yukarıdaki
seçenekleri tartışmaya başlayacaklarını umuyorum.
Kaynaklar:
Bilici, E. N. (1999) 'Harf İnkılabı'na gizli
devrim'. (Engin Noyan ile söyleşi) Zaman Pazar, 17 Ocak,
Sayı 3, s. 3.
Tavşanoğlu, L. (1999) 'Yabancı dille eğitim olmaz.' (Pazar
Konuğu: Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu ile söyleşi) Cumhuriyet,
10 Ocak, s. 12.